Ardıç Ağacının Altında – Selçuk Altun

Kitap Hakkında Düşünceler:

Bugüne kadar yazarın bir çok kitabını okumuş birisi olarak bu eserin, çıtanın altında kalanlardan olduğunu söyleyerek başlamak isterim söze. Selçuk Altun’un en çok istediği şey, eserlerinin, nitelikli eleştirmenler tarafından değerlendirilmesidir. Bir çok kitabında bu şikayeti ile karşılaşırız. Bizim öyle bir iddiamız yok ancak kendisini ve eserlerini seven birisi olarak bir kaç söz etmemiz uygun olur diye düşünüyorum.

İncelediğimiz bu kitap hakkında fikir beyan etmek bir yandan zor bir yandan kolay. Zor çünkü gerek yerli gerek yabancı edebiyatta karşılığı nispeten zor bulunan kurgusal bir eser ile karşı karşıyayız. Kurgu ürünü olduğunu bildiğimiz eser bir yandan oto biyografik öğelerle süslü diğer yandan kahramanın ağzından birçok gerçek karakter bir dünyada yapıp ettikleri ile karşımıza çıkıyor; ancak bununla sınırlı kalmıyor bu karakterler ve romanın baş kahramanı Erkan’ı etkiliyor ve her birinin hayatlarına dair çok geniş bilgi ediniyoruz. Kitap bu yönüyle, son derece mekanik ve didaktik; yazarın, Cumhuriyet Kitap’ta yıllardır düzenli olarak yazdıklarını derlediği Kitap İçin serisine benziyor ve yazarın derin bilgi birikimini ortaya koyuyor. Bununla birlikte, maalesef, kimi noktalarda, yazarı, bilinen tuzağa düşmekten alıkoyamıyor; yani, malumatfuruş olmak, bir süre sonra, okuyucunun dikkatini dağıtıyor, bu kadar çok detay ana yapıya katkıda bulunmaktan ziyade eseri dağınık hale getiriyor. Kolay çünkü, kitabın temel meselesi olan baba – oğul hesaplaşması bir yerden sonra tavsıyor ve okuyucu olarak bizler, Erkan Sipahi’nin ağzından, Selçuk Altun’un ne kadar mükemmel bir insan olduğunu dinlemeye başlıyoruz. 

Kitabın temel meselesi ile başlayalım; Erkan Sipahi’nin babası işe yaramaz bir adamdır; sahtekardır, çapkındır ve annesinin ölümüne neden olmuştur. Erkan’ı dedesi, kendi değerleri ile büyütmüş ancak babasının zengin ve eğitimli bir kopyası olmasına engel olamamıştır. Aynı şekilde, Erkan’ın oğlu Taner de kendi babasından nefret ederek büyür ve onun küçük bir kopyası olur. Ancak hikayenin gelişiminde bir fark ile karşılaşırız; Taner, babasının kendisine verdiği değer ve önemin farkına varır ve babası ile arasındaki sorunu çözmeyi başarır. Kitabın ilk artısını buradan veriyoruz; tema güzel; işlenmesi ise eh idare eder.

Kitabın ikinci meselesi ile devam edelim; o da yaşamının artık ikinci yarısını yaşayan kahramanımız kimliğinde insanın kendisi ile hesaplaşması teması. Bunun için Erkan Sipahi’nin kendisini sorgulamasına neden olacak bir olay olması gerekir; karısının, en yakın arkadaşı ile birlikte ölmesi işte rutini bozan bu olaydır. Bu noktada, bence, bir ağaç bulup onunla konuşma fikri biraz havada kalıyor; ağaç dediğin sonuçta pasif bir obje; yıllarca konuşsan, bir kelime geri bildirim alamazsın. (Bu noktada Ardıç Ağacı’nın, ancak Ardıç Kuşu’nun yardımı ile döllenmesi üzerinden bir ters köşe beklemedim de değil hani; Erkan’ın oğlu Taner’in başkasından olması üzerinden farklı açılımlara gidilebilirdi.) Burada sıkıntılı başka bir mesele var, o da şu: Erkan Sipahi, geçmişi ile yüzleştikten sonra meydana getirdiği hataları, genellikle maddi gücünü kullanarak düzeltiyor ve rahata eriyor. Ancak gerçek dünyada işler genellikle böyle yürümez; al sana para, yirmi yıl önce yaptıklarımı unut denmez; samimiyetle özür dilenir, pişmanlık belirtilir ancak ondan sonra bir af gerçekleşecekse ona bakılır; kitabın bize önerisi, paranla eski hataları kapatabilirsin mesajı ki ne kadar yanlış olduğunu söylemeye lüzum yok. Bir başka ifade ile insanın geçmişi ile hesaplaşması temasının doğru işlenmediğini düşünüyorum.

Gelelim kitabın kurgusuna; kitapta hikaye, ana karakter ile birlikte toplam dört karakter ağzından anlatılıyor; hadi Erkan ile oğlu Taner tamam diyelim ama ondan sonrasında hikaye iyice tavsamaya başlıyor; ilk iki bölümdeki didaktik ve bilgi dolu anlatımın yerini Zihni’nin hikayesi ile birlikte Kürt sorunun alması ile birlikte anlatının bütünlüğü kopuyor; kitabın başı ile sonu birbirinden ayrılıyor. Diğer yandan kitabın tüm esrarını çözecek Sadi Urgancı’nın hikayeye yarıdan sonra katılması ve Zihni tarafından neden yokken öldürülmesi, Zihni’nin iki kişiyi öldürüp bu işten son derece rahat bir şekilde sıyrılması ve okuyucuya doğru yaptı mesajı verilmesi kitabı çıtanın altına düşüren noktalar arasına giriyor. Selçuk Altun da bu noktada kitaptan sıkılmış olmalı ki, örneğin, kitabın başında hakimlikten atılan Erkan’ın babası, 213. sayfada avukatlıktan atılmış birisi olarak karşımıza çıkıyor. Bu hata yazarın sıkılganlığına geldi belli ama editörün gözünden nasıl kaçtı?

Şu hususa da vurgu yapmak lazım; kitabın ana karakterlerinin tümünün eşcinsel olması nasıl açıklanabilir? Erkan’ın en yakın arkadaşı, karısı, karısının kız kardeşi ve baba bir üvey kardeşi eşcinsel ve bu kimlikleri üzerinden hikaye gelişiyor. Fazlası ile yapay bir olay örgüsü olmamış mı?

Sonuç olarak, benim nazarımda, güzel başlayan eser, kötü bir şekilde ilerleyip daha kötü bir şekilde sona ererek 5 üzerinden 2 ile sahneyi terk ediyor; umalım ki bir sonraki kitap daha derli toplu olsun.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.