Bukalemun – Nuray Atacık

Kitap Hakkında Düşünceler

Dikkat Spoiler İçerir!

Klasik olduğu üzere, olumlu başlayan çoğu inceleme olumsuz; olumsuz başlayanlar ise olumlu biter. Biz her iki yönden de ilerleyeceğiz.

Bukalemun, Nuray Atacık’ın ikinci kitabı; ilk kitabını 2017’de 50 yaşında çıkartan Atacık, edebiyat serüvenine nispeten geç yaşta başlamış olsa da kısa sürede çıkarttığı hacimli ve nitelikli iki eserle edebiyat dünyasına sağlam bir giriş yaptı. Yazarın heybesi ne kadar dolu ise eseri de o kadar dolu olur demişler; (tekrar düşününce bu lafı ben uydurmuş da olabilirim) Atacık’ın 22 yıllık profesyonel üst düzey yöneticiliği, yazar olma kararını verdikten sonra onun verimine katkıda bulunduğu gibi; zaman çizelgesini Excel’de tutması gibi çalışma metodları, her iki hikayenin de sarkmadan, temposunu düşürmeden ve başı, ortası, sonu belli eserler meydana getirmesine yardımcı olmuş. Dolayısıyla, şunu artık inançla söyleyebiliriz, Atacık, sıkılmaz ya da enerjisini yitirmezse daha uzun yıllar bize okuması keyifli eserler verecek.

Gelelim kitabımıza; önce şekil şemal ile başlamak isterim; kitabın gerek boyu, gerek font büyüklüğü bence yerinde; 412 sayfa sayısına rağmen çantaya atılıp yolda okunabilecek büyüklükte; kapak tasarımını da gayet başarılı buldum; kitap, rafta, diğer kitapların arasında “Beni seç Pikaçu!” diye bağırıyor. Bu husus, nitelikle okur için olmasa da kitapçıya ne aradığını bilmeden girip de rafları inceleyenler için önemli şüphesiz. Ancak şekil şemal ile ilgili olumlu görüşlerimiz bu kadar; gelelim can sıkıcı noktalar; kitabın dizgisi ve basımında, malesef, genel bir özensizlik havası hissediliyor. Okuma sırasında karşımıza çıkan fazla sayıda typo var; ilk baştakileri es geçtim ancak bir yerden sonra ardı arkası kesilmeyince üşenmeyip sayfa numaraları ile birlikte yanlış yazılan kelimeleri not almaya başladım; gözüme çarpanlar şunlar: “s. 180 ağrıkesici, s. 186 yumurtlar, s. 211 bordum, s. 219 tutuluyori, s. 235 sumen, s. 346; içer,deyken, s. 384; yegâna, s. 408; değinde, s. 411; tusunami” Yazarın kelime işlemci programında illa ki Türkçe yazım denetimi vardır ancak hadi bunlar hacimli eserde gözden kaçtı diyelim; bu kitabı, geçtim editörü, dizen, basıp, yayınlayan kimse de mi okumadı kardeşim? Bu kadar çok hata nasıl gözden kaçar? Kaldı ki tek bu da değil; sayfaların dış üst kısımlarındaki sayfa numaralarının önemli bir bölümüne benim aldığım nüshada mürekkep lekesi bulaşmış ve rakamlar okunmuyordu; demek ki yayıncı ya bu hataları görmedi ya da görmezden geldi; ikisi de üzücü; bir yazar aylarını verip bir eser getiriyor yayıncıya; yayıncının demek ki ne yazara ne de okuyucuya saygısı var; kitabı bu hata ve eksiklerle yayınlamakta bir beis görmüyor.

Şekil şemal bölümünden daha önemli kısım olan içeriğe gelelim. Önce karakterleri ele alalım; Atacık’ın ilk kitabında çok fazla karakter okuyucunun, kitabı takibini zorlaştırıyordu, bu kez aynı hataya düşülmemiş ve kararında bırakılmış; yine de 34 karakteri takip için gerekirse siz de not tutabilir ya da merak ettiğinizde açıp yukarıdan kim, kimdi diye bakabilirsiniz. Bu noktada şunu belirtmekte fayda var; kimi polisiye yazarları, ör. Grange, her kitabında ayrı bir karakter kümesi üzerinden ilerlerken ve farklı farklı olaylar anlatırken, kimi yazar da bir ana karakter ve ona yardımcı karakterler yaratıp belirli bir akış izlemeyi tercih ediyor. Atacık, ikinci kitabında, ilk kitabında tanıtmış olduğu Cinayet Masası’nda görevli Emniyet Amiri Murat ile yardımcıları Esin ve Halil üzerinden ilerliyor; eski karısı ve kızı ile kız arkadaşı arasındaki gelişmelere de tanıklık ediyoruz. Atacık’ın henüz daha ikinci kitabında bu yönde bir gelişim çizgisi takip etmesi beni sevindirdi açıkçası. Çünkü genel olarak ayakları yere basan olay örgüsü ve karakterler ve onların hikayeleri, bundan sonraki  kitaplara da temel oluşturacak; bu açık. Bu noktada biraz detaya girmek istiyorum. Üstelik bu karakterlere Hacker Ripley’nin de ekleneceği anlaşıldı; bence iyi de oldu. Yeni hikayede güzel açılımlar getirir.

Serinin ilk kitabında bizler sadece Murat’ı değil onunla birlikte Esin ve Halil’in de iç dünyaları ve aile yaşamlarına dalıyor ve detaylar üzerinden ilerliyorduk; özellikle Esin ve Halil’in yaşadıkları üzerinden hissettikleri beni çok etkilemişti; bu ikinci kitapta, malesef, bu yaklaşım yerine Murat’a yoğunlaşan bir hikaye görüyoruz. Bu durum çok hoşuma gitmedi; iki nedenle; ilki, Murat’ın bizi peşinden sürükleyecek bir esrarı ve hikayesi yok, hatta malesef klişelerle dolu bir karakter ile karşı karşıyayız; asla ahlaka aykırı bir adım atmayan, mesleği ile ailesi arasında kalmış bir polis; tek kötü alışkanlığı sigara içmesi; babası şüpheli şekilde öldürülmüş; hayatını düzene koymaya çalışıyor; hatta, ikinci kitabın sonunda Murat’ın, Ziya Özdemir’den babasının öldürülmesine ilişkin dosyanın peşine gitmek yerine Arif ve Kahraman’ın teslimini istemesi ile bence Atacık çok önemli bir engelde takılmış oluyor; çünkü biliyoruz ki gerçek hayatta mutlak siyah ya da mutlak beyaz yoktur ve bu tip gri alanlarda kişisel saiklerle hareket edenler çoktur; eğer bu noktada Murat, Arif ve Kahraman’ın peşini bırakıp babasının öldürülmesine ilişkin dosyayı (varsa) alsaydı o zaman biz okuyucu olarak içimiz burulmakla birlikte uzun vadede Murat’ın da hepimiz gibi kusur ve günahları olan birisi olduğunu düşünerek sahici biri olarak takip edecektik; şimdi ise Süpermen gibi gerçekte var olamayacak bir idealist kahraman olarak suni şekilde görüyoruz. İkinci nokta; bence, işlenen her yan karakter aslında eserin kendisini ayakta tutan birer sütun oluyor; ilk kitapta Esin’in ailesi (babası?) ile yaşadıkları ve Halil’in din konusundaki sorgulamaları kitabı ayakta tutan iki yan motifti. Bu ikinci kitapta bunlar olmayınca Esin ve Halil sadece olayın çözümünde görev almakla kitabın ana yapısı zayıflamış diye düşünüyorum.

Karakter meselesinin ardından, kitaptaki temalar ile devam etmek istiyorum. Olay örgüsü her ne kadar kayıp bir kız hikayesi ve otuz üç sene işlenen bir cinayet üzerinden ilerlese de, katilin kimliğini ve cinayetin nedenini kitabın nispeten başlarında öğrendiğimiz için aslında bir esrar peşinde koşmuyoruz daha ziyade, başarılı bir polis çalışmasının ardından kayıp kızın kurtarılması üzerinden ilerliyoruz. (Gone Girl ve benzeri kayıp kız kitapları ile konu benzerliğini ne yapacağız?) Kitabın ana temaları baba – evlat ve kardeş – kardeş ilişkisi. Bir yanda babasız büyüyen Melike, Aydın ve Arif, diğer yanda ise babası hayatta olmakla birlikte onun ilgi ve sevgisinden ayrı kalmış Sibel ve Mustafa. Aynı zamanda, Melike ve Arif’in kardeş dayanışması içerisinde intikam alma çabaları, karşı yanda Sibel ve Mustafa’nın baba bir ana ayrı kızkardeşlerine yardım etme çabaları; bence ustaca kurgulanmış bir tema bütünlüğü var bu yönden kitapta. Bu noktada, şahsen, Yeşim’in, hikayenin sonlarına doğru bir noktada, kendisini kaçıranlar tarafından öldürülmesini kitabın mesajı ve özellikle seçilen epigraf bakımından daha çok tercih ederdim; çünkü bunu yaptığımızda aynı zamanda hiç bir suçun bu dünyada karşılıksız kalmadığı, suçu işleyen değil ama onunla bağlantılı birinin bu suçun ceremesini mutlaka çekeceği temasını da işlemiş olurduk; heyhat, Atacık, katil babayı bile öldürmeyip kalp krizinden ayakta tutarak kitabın bence ikinci kırılma noktasında da ikinci engele takılıp düşüyor; çok üzücü gerçekten.

Burada, kitapta geçen İstihbarat görevlilerini ve rollerini bir noktada eleştireceğim. Öyle gözüküyor ki üçüncü kitapta Murat, babasının katillerinin peşine düşecek; bunun için de istihbarat bölümünün elinde olduğunu düşündüğü dosyayı takip edecek. Bu güzel bir açılım; ancak umarım ki bir sonraki kitapta asıl hikaye değil yan hikaye olarak işlenir; gerekirse çözülmesin, ilerlesin ancak bir noktada düğümlensin, ileriki kitaplarda okumaya devam edelim bu hikayeyi. Eleştiri noktam ise şu: belirli suçların ve özellikle faili meçhullerin, gizli ve yüksek amaçlar uğruna, devlet görevlileri tarafından işlendiği teması bugüne kadar çokça işlenmiş, sakız olmuş bir tema; Behzat Ç.’de bile işlendi; bir polisiyede istihbarat görevlilerinin hikayeye esrar katma hususu bence geçmiş dönemlerin polisiyelerinde kalması gereken bir konu artık; 2019 ve sonrasında karşımıza artık çıkmaması lazım.

Bir hususa değinmeden geçmek istemiyorum; kitap, 9 bölümden oluşuyor ve her bölüm Cemal Süreya’dan bir epigraf ile başlıyor. Dikkatle incelendiği zaman, bu epigrafların, Cemal Süreya’nın Ortadoğu isimli şiirinin Yarımada başlıklı dördüncü bölümünün mısraları olduğunu görüyoruz. Kitapta işlenen kan davası bir doğu geleneği ve bu coğrafyanın acı bir gerçeği; hikayeyi bu güzel şiirle birlikte işlemek usta işi olmuş; helal olsun diyorum.

Toparlamak gerekirse; derli toplu, gayet güzel bir polisiye ile karşı karşıyayız. Olay örgüsü ve karakterler inandırıcı; dil akıcı, tempo yüksek ancak yan karakterlerin yetersiz işlenmesi dolayısıyla ilk kitaba göre nispeten duygu yoğunluğu düşük bir kitap Bukalemun. Ayrıca, kitabın ortasında esrarın çözülmesi ve geri kalanında mekanik bir şekilde polis çalışması takip etmemiz dimağda mekanik bir tad bırakıyor; kitap güzel ama daha da güzel olabilirmiş; Nuray Atacık’ın bunun için gereken yeteneği fazlası ile var; bence serinin gelecek kitapları çıtayı daha da yukarı taşıyacak, eline sağlık. Notum: 7/10. – 21.02.2019

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.